Blog

  • Güneş Gözlüğü Analojisi

    Lütfen bir ülke hayal edin – örneğin Almanca konuşulan bir ülke – burada ilk insanlardan beri, günümüzde ve geleceğe kadar, doğan veya doğacak her insan; iki bacak, iki kol, iki göz, bir burun, bir ağız ve bir güneş gözlüğü ile doğuyor. Güneş gözlüğü camlarının rengi sarıdır. Kimse bu güneş gözlüklerinin orada olmasını tuhaf bulmamıştır, çünkü onlar hep oradaydı ve insan vücudunun bir parçasıdır. Her insanda vardır.

    Güneş gözlüğünü sarı yapan şey; o ülkedeki insanların ortak değerleri, tutumları, fikirleri, inançları ve varsayımlarıdır. Gördükleri, öğrendikleri veya tecrübe ettikleri her şey (geçmişte, günümüzde ve gelecekte), sarı camlardan geçerek beyne ulaşmıştır. Her şey, camları sarıya boyayan değerler ve fikirler aracılığıyla filtrelenmiş ve yorumlanmıştır. Yani sarı camlar, onların tutumlarını, değerlerini ve inançlarını temsil eder.

    Binlerce kilometre uzakta başka bir ülkede (örneğin Japonya’da), ilk insanlardan beri, günümüzde ve geleceğe kadar, doğan veya doğacak her insan; iki bacak, iki kol, iki göz, bir burun, bir ağız ve bir güneş gözlüğü ile doğmuştur. Güneş gözlüğü camlarının rengi mavidir. Kimse bu güneş gözlüklerinin orada olmasını tuhaf bulmamıştır, çünkü onlar hep oradaydı ve insan vücudunun bir parçasıdır. Her insanda vardır. Japonların gördüğü, öğrendiği ve deneyimlediği her şey, güneş gözlüklerinin mavi camları tarafından filtrelenir.

    Japonya’ya gitmek isteyen bir gezgin, Japonya’yı “görebilmek” ve ülke hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için Japon güneş gözlükleri edinmesi gerektiğini anlayacak kadar zekidir muhtemelen. Dolayısıyla gezgin Japonya’ya vardığında Japon güneş gözlüklerini takar, iki ay boyunca kalır ve Japon halkının değerleri, tutumları ve inançları hakkında gerçekten çok şey öğrendiği hissine kapılır. Japon güneş gözlüklerini takarak gerçekten Japonya’yı “görür”. Kendi ülkesine döner ve artık kendisini Japonya konusunda bir “uzman” ilan eder ve Japonya kültürünün yeşil olduğunu iddia eder.

  • Neden İyi Bir Ebeveyn Olmak Beni Daha Kötü Bir Vatandaş Yapıyor

    Bizim gibi büyükşehirli, modern ebeveynler, konu çocuklarımızın hangi okula gideceğine karar verme anına gelene kadar kendilerini dünyaya açık ve hoşgörülü insanlar olarak görürler. İşte o an, ikiyüzlülük başlar.

    Yazan: Adam Fletcher
    13 Ekim 2025, 09:25


    Okulun girişindeki panoda, gülen bir güneşin üzerinden atlayan bir çizgi film inek vardı. Karım Evelyn’e, “Bir zamanlar vejetaryen olduğumuzu hatırlıyor musun?” diye sordum.
    Güldü. “Elbette.”
    “Ona ne oldu sahiden?”
    “Ebeveyn olduk.”

    Adresimize kayıtlı olan mahalle okulunun önündeydik, “tanıtım günü” vardı. Bu hafta gezdiğimiz üçüncü okuldu. Bir grup çocuk dışarı çıkarılmış, ikişerli sıralar halinde diziliyordu. Bir öğretmen komutlar veriyordu ve çocuklar kusursuz bir şekilde itaat ediyordu. Sanki bir Kuzey Kore askeri törenini izliyorduk.

    İçeride bina, gösterişsiz ama işlevseldi. Duvarların bir kat boyaya ihtiyacı vardı ama en azından boyalıydı. Zemin ise… eh, üzerinde durulabiliyordu işte. Bize okulu gezdiren öğretmen bir sınıfın önünde durdu. Pencereden masaları, akıllı tahtayı ve duvarlara asılmış çocukların yaptığı resimleri gördük. Devletin işleyişini anlatan bir posterin yanında sınıf başkanlarının listesi asılıydı.

    “Öğretmenlerimiz çok özverili,” dedi kadın. “Elimizdeki kısıtlı imkânlarla çok şey başarıyorlar.”

    Bu okulun adı çıkmış demek, hafif kalırdı. Mahalledeki komşularımızın çoğu tanıtım gününe gelme zahmetine bile girmemişti. Berlin’in Neukölln semtinde yaşıyoruz; buradaki pek çok okul sorunlarıyla bilinir. Öğrenci profili aşırı çeşitlidir: bazıları okula okuma yazma bilerek başlarken, bazıları Almanca bile konuşamaz. Öğretmen açığı, dökülen binalar ve yaygın akran zorbalığı da cabası. Gezdiğimiz bir önceki okulda –her ailenin özel olarak başvurması gereken bir Montessori okulu– yüz elli veli varken, burada sadece yirmi iki kişiydik.

    Yine de biz orada dururken her şey normal görünüyordu, hiçbir yer yanmıyordu. Okul bahçesinde oyun parkı vardı. Öğretmenler yorgun ama işlerine bağlı görünüyorlardı. Ve evet, okulun zorlukları vardı ama biz yardım edebilirdik. Zamanını ve enerjisini harcayacak, kendini adamış ailelere ihtiyaçları vardı. Gönüllü olacak, kermesler düzenleyecek ailelere…

    Bunu yapabilirdik, değil mi? Eskiden olsa yapardık. Evelyn bir siyasi partide çalışıyordu, ben ise diktatörlükler üzerine uzmanlaşmış bir seyahat yazarıydım. Protesto pankartları hazırlamış, gösterilerde sloganlar atmıştık. Ortadoğu hakkında derinlikli fikirlerimiz vardı.

    Peki ya şimdi? Berlin’in bir ucundaki Pankow semtine gitmek bile bize yurtdışı seyahati gibi geliyordu. En derinlikli fikirlerimiz fırın patates üzerineydi. Peppa Pig çizgi filminden bir düzine karakteri ezbere sayabilirdik ama ne Paraguay ne de Peru başkanının adını bilirdik. Ve et, soframıza geri dönmüştü. Bir Truva atı gibi sinsice aile hayatımıza sızıvermişti.

    Kendimizin bu yeni, bariz şekilde daha vasat versiyonları, yaşadıkları çevrede, kızlarının okulunda hâlâ bir fark yaratabilir miydi? Evelyn’e baktım. O da düşünceli görünüyordu.

    Grubu takip edip spor salonuna girdik. Öğretmen bir koro kurmak istediğini, belki bazı velilerin yardım edebileceğini söyledi. Evelyn’in gözleri parladı, zaten kızımız Runa için bir koro arıyordu. Ben ise salonu süzüyordum: basketbol potaları, tırmanma demirleri, köşeye atılmış minderlerin yıpranmış kenarları… “Spor salonunu sevmedim,” diye fısıldadım.

    “Spor salonunu kim takar ki?”
    “Ben… galiba?”

    Daha önce gezdiğimiz hiçbir okulun spor salonu umurumda olmamıştı. Belki de sorun spor salonu değildi. Belki de sorun, buranın bir okul olduğu ama başka insanların çocukları için bir okul olduğu hissiyatıydı. “Başka” derken neyi kastettiğimi bilmiyorum. Sadece… başkaydı işte.

    Pencereden okul bahçesini gördüm. Çocuklar bağırarak koşturuyordu. Bazıları Runa’nın arkadaşı olabilirdi. Onun gelecekte nasıl bir insan olacağını şekillendireceklerdi. Onu burada hayal etmeye çalıştım: bahçede Almanca, Türkçe ve Arapça konuşarak oynayan, farklı kültürler arasında zahmetsizce gidip gelen bir insan. Yaşadığımız bu semtin her zaman övdüğümüz çeşitliliğini bizzat deneyimleyecekti. İmkânsız görünmüyordu. Gerçi bu okuldaki çocukların sadece üçte biri ileride iyi bir liseye (Gymnasium) gidebiliyordu ama bizim kızımız kesinlikle o üçte birlik dilimde olurdu, değil mi?

    Tur bitti. Dışarı çıkarken Evelyn sordu: “Eğer çocuk sahibi olmadan önce sana ‘Çocuğumuzu hangi okula gönderelim?’ diye sorsaydım, ne derdin?”

    Ebeveynlik, bencilliği bir erdeme dönüştürür

    “Bu okula,” diye cevap verdim.
    “Deneyelim mi? Sadece bir yıl?”
    Tereddüt ettim. “Olabilir. Evet.”

    Kapıdan çıkıp sokağa adım attık. Ayaklarım kurşun gibi ağırdı. Yürürken diğer aileleri izledim. Trafik ışıklarında durduk.

    “Runa’nın gerçekten iki dilli büyümesi senin için ne kadar önemli?” diye sordu Evelyn. Nereye varmak istediğini anlamıştım: gezdiğimiz diğer okullardan biri, eğitimi hem Almanca hem de İngilizce veriyordu.

    Düşündüm. Hangi anne baba çocuğunun kendi anadilini mükemmel konuşmasını, kendi kültürüyle duygusal bir bağ kurmasını istemez ki? Dil, kimliğin en önemli parçasıdır, diye karar verdim. Evet, bu kulağa mantıklı geliyordu. En azından karşı bir argüman bulamadım.

    O iki dilli okulların hepsi, bu mahalle okulunun tam zıddıydı. Genellikle şehrin daha iyi semtlerindeydiler. Bazıları paralıydı. Okul yolu uzayacaktı ama karşılığında bizim gibi İngilizce konuşan aileler, tertemiz tuvaletler, daha iyi ekipmanlar, daha küçük sınıflar ve çok daha şık spor salonları olacaktı.

    “Benim için önemli,” dedim.
    “Benim için de,” dedi Evelyn.

    Ve böylece karar verilmiş oldu.

    Ebeveynliğin en işlevsel yanlarından biri, kendi bencil arzularınızı çocuklarınız üzerinden aklamanıza izin vermesidir. Ebeveynlik, bencilliği bir erdeme dönüştürür; tek yapmanız gereken bu bencilliğin hedefini değiştirmektir. Çünkü bütün bunları –örneğin bütün gün sizin gibi eğitimli insanlarla çevrili olmayı– kendimiz için isteseydik, bu bir ayrıcalık veya hayatın gerçeklerinden kaçma olarak görülürdü. Ama bunu çocuğumuz için istediğimizde? Masum bir çocuk için? O zaman bu birdenbire sevgiye, göreve ve sorumluluk bilincine dönüşüyordu.

    Aslında mahalledeki sorunlu okuldan kaçmıyordunuz; çocuğunuzun daha iyi eğitim alma şansını en üst seviyeye çıkarıyordunuz. İklim krizine rağmen uçağa atlayıp uzak ülkelere gitmiyordunuz; çocuklarınıza dünyayı gösteriyordunuz. Şehrin karmaşasından kaçmak için bahçeli bir eve taşınmıyordunuz; onlara oynamaları için bir bahçe hediye ediyordunuz. O pahalı Woom marka bisiklet bir statü sembolü değildi; sadece Tüketici Testleri Vakfı’ndan en yüksek güvenlik notunu almıştı.

    Çünkü hangi vicdansız, bir ebeveynin kendi çocuğunun iyiliğini ilk sıraya koymaması gerektiğini söyleyebilir ki?

    Ben söyleyemem. Bireysel olarak mantıklı görünen bu kararların binlerce kez tekrarlandığında, tam da geçmişte karşı çıktığımız o toplumsal eşitsizlikleri yarattığını ve beslediğini bilsem bile…

    “Ben ikiyüzlü değilim” diye kendime verdiğim bu izinle belki de tüm bunları unutabilirdim, diye düşündüm. Hem belki de iki dilli eğitim gerçekten çok önemliydi? Belki de artık “doğru” ve “yanlış” diye bir şey kalmamıştı.

    “Yine de gidip onlara koroda yardım edebilirsin,” dedim Evelyn’e.
    “Evet,” dedi. “Edebilirim.”

    Trafik ışığı yeşile döndü. Karşıya geçtik. Kendimi rahatlamış hissettim. İçimde başka, kötü bir his de vardı. Ama her